Ramazanın Habercisi Hilal

"Allah geceyi dinlenme zamanı, güneşi ve ayı da vakitleri tayin için birer hesap ölçüsü kılmıştır.” (En’am 6/96)
Sözlükte "yüksek sesle haykırmak; or­taya çıkmak, parlamak; sevinmek" an­lamlarına gelen "hell" kökünden türeyen hilal (çoğulu "ehille"), ayın kavuşum önce­si ve sonrasında yeryüzünden uçları sivri ince bir yay gibi görünen şeklinin adıdır. Kelime, Kur'ân-ı Kerim'de bir yerde çoğul şekliyle geçer. [1] Sözlük anlamına bağlı olarak özellikle kavuşum durumundan sonra ayı ilk defa görenle­rin onu haber vermek için sevinçle haykır­maları sebebiyle, ayın ilk görülen şekline hilal denildiği kaydedilmektedir. Nitekim yüksek sesle telbiyede bulunmaya ve hilk görüldüğünde tekbir almaya "ihlal", yine yüksek sesle kelime-i tevhidi söyle­meye "tehlil", yeni doğan çocuğun hayat belirtisi olarak çığlık atmasına "istihlal" denir. Her kamerî ayın başında kavuşum durumunun ardından incecik bir kavis seklinde ilk defa görülen yeni aya bir-üç gecelik iken "hilal" denildiği gibi her ayın sonunda kavuşum durumundan önceki son iki gecedeki aya da bu isim verilir. Bun­ların dışında kalan diğer gecelerde aya "kamer", kavuşum esnasında yeryüzünden görülemeyen durumuna da "muhak" de­nilir.

Kur'ân-ı Kerîm'de de işaret edildiği üzere [2] ayın kendisi ışık kaynağı olmayıp geceleri yer­yüzünden görülen parlaklık, güneş ışığı­nın ay yüzeyindeki yansımasından ibaret­tir. Ayın güneşle olan konumu sebebiyle aydınlanmış olan yüzeyinin dünyaya ba­kış nisbetine göre bu parlaklık yeryüzün­den bazen hilal bazen yarım daire veya dolunay şeklinde görülür bazen de hiç görülmez.

Ayın dünya çevresinde dönerken gü­neşle dünya arasında aynı doğrultuda bu­lunmasına "kavuşum" (içtima) durumu de­nir. Bu sırada ay güneşle birlikte doğup güneşle birlikte batar ve güneş tarafın­dan aydınlatılan yüzeyi tamamen güne­şe, karanlık yüzeyi ise dünyaya dönük ol­duğu için yeryüzünden görülmez. Ancak ay, her gün bir öncekinden daha geç do­ğup daha geç battığı için kısa bir süre sonra bu doğrultudan ayrılarak güneşten daha geç batmaya başlar. Böylece güneş­le ay arasındaki açı, ayın yüzeyine yansı­yan ışığın yeryüzünden görünmesi (rü'yet) için yeterli büyüklüğe ulaşınca ay gü­neş battıktan sonra batı ufkunda hilal bi­çiminde görülmeye başlar. Hilalin görül­düğü gece önceki aya değil yeni başlayan aya aittir. Çünkü hilalin batı ufkundaki rü'yetiyle önceki ay biter, yeni ay başlar.

Eski çağlardan beri güneş ve ayın peri­yodik düzenli hareketleri zaman ölçüsü ve göstergesi olarak kullanılagelmiştir. Pek çok faydası yanında güneş ve aydan, vakitleri bilme ve hesaplama konusunda da faydalanıldığına "Allah geceyi dinlen­me zamanı, güneşi ve ayı da -vakitleri ta­yin için- birer hesap ölçüsü kılmıştır." [3] "Güneşi ışıklı, ayı da parlak kılan, yılların sayısını ve hesabı bilmeniz için aya menziller tayin eden O'dur. [4] mealindeki âyetlerle Kur'ân-ı Kerîm'de de işaret edilmiştir. Ancak ay, periyodik olarak düzenli ve sabit süreler­le aynı evrelerde bulunduğundan vakit ta­yini için güneşten daha elverişlidir. Gece ve gündüzle gün ve yıl güneşin hareket­lerinden kısmen anlaşılabilirse de ay sü­resi için güneşin hareketlerinde belirli bir işaret veya ölçü bulunmamaktadır. Ni­tekim güneşin hareketlerine göre tesbit edilen (şemsî) yılda ayların gün sayıları ta­bii bir mikyasla değil itibarî olarak belirlenmiştir.

Kur'ân-ı Kerîm'de, ayın gökyüzündeki düzenli hareketinin insanlar ve özellikle hac için vakit ölçüleri olduğu [5], gökler ve yer yaratıldığı zaman onun hareketlerinin on iki ay meydana gelecek şekilde düzenlendiği [6] bildirilir. Kur'ân'ın doğrudan ve do­laylı ifadelerinde, hadislerde ve bu çerçe­vede oluşan İslami gelenekte namaz vakitleri, oruca başlama ve iftar vakti gibi güneşin hareketlerine ve gece-gündüz ayırımına göre belirlenen bazı ibadetler hariç tutulursa Ramazan orucu, hac, zekat, fıtır sadakası, kurban ve bayram na­mazları gibi edası yıl içinde belirli vakitle­re bağlanmış olan ibadetlerin, yemin, îlâ, iddet gibi şer'î muamelelerin vakit ve sürelerini tesbitte kamerî ayların esas alındığı görülür. Nitekim Hz. Peygamber, "Yüce Allah hilalleri insanlar için vakit öl­çüleri kıldı. O halde hilali görünce oruca başlayın, onu tekrar görünce iftar edin" demiştir. [7] Kamerî ayların ölçü alındığı bu tür ibadet ve muamele­lerin zaman veya sürelerinin isabetle ta­yin edilebilmesi, kamerî ayların başlangıç­larının doğru olarak belirlenmesine bağlı olduğundan hilalin görülmesi İslami ge­lenekte öteden beri önemli bir yere sa­hip olmuştur. Ramazan ve Şevval hilalleri kastedilerek belli başlı hadis kitaplarında yer alan "Hilali görünce oruca başlayın; onu tekrar görünce bayram yapın. Eğer hava kapalı ise içinde bulunduğunuz ayı otuz güne tamamlayın" [8] mealindeki hadis ve hilalin görülmesini konu alan benzer hadisler, kamerî ayların bu aylara ait ilk hilallerin görülmesiyle başladığını, rü'yetin mümkün olmaması durumunda önceki ayın otuz güne tamamlanması su­retiyle tesbit edileceğini açıklayarak bir hesaplama kolaylığı getirmiş olmakla bir­likte ileri dönemlerde hilalin görülmesi konusunda oluşacak zengin fıkıh kültürü ve bu konuda ileri sürülebilecek farklı gö­rüşler açısından da önemli bir malzeme teşkil etmiştir.

Hilal görülünce Rasûl-i Ekrem'in belirttiği gibi tekbir aldıktan sonra şu şekilde dua etmek müstehaptır: "Allah’ım! Şu yeni hilali bize iman, İslam, güvenlik, bereket ve esenlik içinde mübarek eyle. Ey hayır ve rüşd hilali! Senin de bizim de Rabbimiz Allah'tır, bize hayır ve uğur getir."(Tirmizî, Daavât, 511)
Güneş, ufkun üstünde iken kuvvetli ışın­ları hilalin gündüz görülmesini engeller. Ayın önünün açık olup güneşin bulut ar­kasında kalması gibi bir durumda bile hilalin gündüz görülmesi çok zayıf bir ihti­maldir. Bununla birlikte fıkıh literatürün­de böyle bir ihtimal veya faraziyeye dayanan bazı tartışmaların yapıldığı bilin­mektedir. Bu tartışmalar, gündüz hilalin görülmesi mümkün olmamakla birlikte toplumda bu yönde bazı iddiaların gün­deme gelmesi ihtimalinden dolayı pratik bir çözüm önerisi görünümündedir. Mesela "yevm-i şek" denilen, önceki ayın son (yani otuzuncu) günü veya yeni ayın ilk günü olması muhtemel bulunan günde eğer hilal gündüz görülürse bunun ön­ceki ayın son gecesine mi yoksa yeni ayın ilk gecesine mi ait sayılacağı konusunda görüş ayrılığı vardır. Hz. Ömer, Hz. Osman, Enes b. Malik, Abdullah b. Ömer. İbn Mesud, Said b. Müseyyeb, Ata b. Ebû Rebah, Cabir b. Zeyd gibi ashab ve tabiîn âlimleri yanında Ebû Hanife ve İmam Muhammed ile Maliki, Şafii ve Hanbelilere göre ister zevalden önce ister zevalden sonra görülsün, gündüz görülen hilal ge­lecek geceye ait sayılacağından aynı gün güneş batımından sonra görülmüş hilal hükmünde olur.

Gece ve gündüz dün­yanın her yerinde aynı saatte başlamadı­ğı gibi hilal de dünyanın her yerinde aynı anda görülmez. Çünkü kamerî aylar için başlangıç sayılan hilal, kavuşum durumu­nun ardından güneşin batışından sonra batı ufkunda görülür. Güneş dünyanın her yerinde aynı saatte batmadığı için hilalin görülebilme zamanı da ilk görüldü­ğü yerden itibaren batıya doğru ilerleye­rek değişir. Hilalin dünyanın değişik yer­lerinde değişik saatlerde görülmesi ola­yına "ihtilaf-ı metali'" denilmektedir.

Hilalin görülmesiyle kamerî ay başladı­ğına göre belli bir yerdeki görmenin o çevre dışındaki yerler için de geçerli sayı­lıp sayılmayacağı konusunda ilk dönem­lerden itibaren farklı görüşler ileri sürül­müştür. İhtilaf-ı metaliye itibar edilmesi gerek­tiğini savunanlar görüşlerine delil olarak imsak, iftar ve namaz vakitlerinin tesbitinde her yerin kendi fecir, şafak, zeval, tulû' ve gurup olaylarının ölçü alınması gibi kamerî ayların başlangıcı için de her beldenin kendi rü'yetinin esas alınması gerektiğini belirtmişlerdir. [9] İhtilaf-ı metaliye itibar edilmeyeceği görüşünde olan fakihlerin çoğunluğu ise, "Hilali görünce oruca başlayın, onu görünce bay­ram edin" [10] mealin­deki hadiste oruca başlama ve bayram yapma mutlak şekilde rü'yete bağlanmış olup her belde veya toplumun ayrı ayrı rü'yetlerinin şart kılınmadığını, bu sebep­le herhangi bir yerde hilalin görülmesinin sadece o çevredeki Müslümanları değil bütün Müslümanları bağlayacağını ifade etmişlerdir.

Tevhid dini olan İslam'da Müslümanların sevinç ve kederlerini paylaşmalarının ve mümkün olan her konuda birliği sağ­layıp ayrılıktan sakınmalarının önemi inkar edilemez. İhtilaf-ı metaliye itibar edil­mesi durumunda ise değişik ülke ve böl­gelerde aynı gün oruca başlanması veya bayram yapılması mümkün değildir. Bu konuda birliğin sağlanmasına çoğunlu­ğun görüşü daha uygundur. Ancak bu iç­tihada göre de zaman zaman bazı prob­lemler söz konusu olabilmektedir. Çünkü herhangi bir yerde hilal görüldüğünde dünyanın her yerinde vakit ve saat aynı değildir. Eğer hilal ilk defa doğuda görü­lürse aynı gün içinde batıya doğru hemen her yerde oruca başlanması veya bayram yapılması mümkün ise de rü'yetin batıda bir yerde gerçekleşmesi durumunda do­ğudaki bazı ülkelerde gün değişmiş ve imsak vakti geçmiş olabilir. Nitekim ihtilaf-ı metaliye itibar edilmeyeceğini belir­ten fakihler, bu prensibi hiçbir kayda bağ­lamadıkları halde son yıllarda çeşitli İslam ülkelerinde konuyla ilgili olarak yapılan il­mî toplantılarda, kamerî ayların ancak rü'yetin sübûtu ile başlayacağı ve rü'yet sabit olduğu esnada imsak vakti geçmiş olan yerlerde o gün artık oruç tutulmaya­cağı düşüncesiyle bu prensibe, "hilalin gö­rüldüğü yerin gecesine iştirak eden bölgelerde" kaydının eklendiği görülmekte­dir. Ancak bu durum, kamerî ayların baş­laması için mutlaka hakiki rü'yetin (hilalin gözle görülmesinin) aranması duru­munda varittir. Hesapla belirlenecek hükmi rü'yete itibar edilmesi halinde hilalin ne zaman ve nerede görülebileceği önceden bilineceğine göre "Gündüz zevalden önce görülen hilal önceki gece görülmüş hükmündedir" diyen ve aralarında İmam Ebû Yusuf'un da bulunduğu fakihlerin ictihadları dikkate alınarak hilalin görülebi­leceği hesapla belirlenen günün bu gibi yerlerde de yeni kamerî ayın ilk günü sa­yılması ve böylece bütün Müslümanların aynı gün oruca başlamaları ve bayram yapmaları bazı nadir haller dışında müm­kün olabilmektedir.

Kamerî aylar sübût olarak hilalin görülmesiyle başlar. Bu se­beple Ramazan orucunun zamanında eda edilebilmesi için şaban ve ramazan ayla­rının yirmi dokuzuncu günlerinin akşamı güneşin batışını müteakip batı ufkunda hilalin araştırılması fukahanın çoğunluğu­na göre farzı kifaye, Hanbelilere göre ise müstehaptır. Eğer hilal görülürse yeni ay girmiş olur ve ertesi gün oruca başlanır veya bayram yapılır; hilal görülmezse için­de bulunulan ay otuz güne tamamlanır. Havanın bulutlu veya sisli olması gibi görüşü engelleyen veya zorlaştıran du­rumların bulunması halinde, Hanefilere göre ramazan hilalinin sübûtu için akil ve baliğ olmak şartıyla ister kadın ister erkek olsun ahlaken güven veren (âdil) ve­ya dinî hükümlere açıkça saygısızlığı bilin­meyen tek bir Müslümanın haberi yeterlidir. Bu kişi, hilali ister ken­disi görsün ister başka biri tarafından görüldüğünü haber versin durum değiş­mez. Bunda şahitlik ehliyeti, şahit sayısı ve şahadet sözü aranmaz.

Başta tabiînin büyüklerinden olan klasik dönem uleması yanında çağdaş âlimler, hilalin ilk de­fa görülebileceği zamanın ve yerin hesap­la tayininin mümkün olduğunu, doğrulu­ğundan emin olunduğu takdirde hesapla belirlenen "hükmi rü'yet"e göre kamerî ay­ların başlangıcının tayin edilebileceğini ifade etmişlerdir.

Dipnotlar

(1) Bakara 2/189

(2) İsra 17/12, Furkan 25/61, Nuh 71/16

(3) En`am 6/96

(4) Yunus 10/51

(5) Bakara 2/189

(6) Tevbe 9/36

(7) Müsned, IV. 23, 321; Darekutni, II, 163; Hakim, 1, 585

(8) Buharî, Savm, 11; Müslim, Siyam, 17-20

(9) Müslim, Siyam, 28; Ebû Davud, Savm, 9

(10) Buharî, Savm, 11

Tamamı için bkz. TDV İslam Ansiklopedisi, İrfan Yücel, Hilal maddesi,c. 18, İstanbul, 1998